Şiir Nasıl Okunmalı

Yayımlandığı Yer: Sincan İstasyonu dergisi, Ocak 2009, sayı: 17.


ŞİİR NASIL OKUNMALI?
-Sözcüklerin çokanlamlı kullanımı üzerine-

I /
Divan şiir geleneğinde sözün birden çok anlamda kullanılmasına dayanan yazınsal sanat, en azından üç tanedir: kinaye (değinmece), tevriye, iham. Genel kabul görmüş sınıflandırmalarda, kinaye, mecaz sanatları içinde, iham ve tevriye ise anlamla ilgili sanatlar içinde yer alır.
Kinaye, sözün gerçek anlamda kullanıldığı izlenimi verilerek mecaz anlama gönderme yapma, mecaz anlamı asıl amaç yapma sanatıdır. Bu gönderme, benzetmeye ya da düz ilişkiye dayanmamalı, yalnızca gerçek anlamla kurulu sözün mecaz anlamı öncelemesi esasına dayanmalıdır. En yaygın kinaye örnekleri olarak da Yunus Emre'nin ve Pir Sultan Abdal'ın şu dörtlükleri verilir:

Ben toprak oldum yolunda
Sen aşuru gözetirsin
Şu karşıma göğüs geren
Taş bağırlı dağlar mısın
Yunus Emre

Gerçek anlam: Taş yamaçlı (bağırlı) dağların, ulaşmayı engelleyecek biçimde karşısında dikili olması.
Mecaz anlam: Sevgilinin, ulaşmayı engelleyen sert, yumuşamayan tutumuyla (bağrıyla, kalbiyle) öyle durması.

Ey benim sarı tamburam
Sen ne için inilersin
İçim oyuk derdim büyük
Ben onunçün inilerim
Pir Sultan Abdal

Gerçek anlam: Sarı tamburanın kendine özgü sesinin, yapılış tarzı olan iç oyukluğundan çıkması.
Mecaz anlam: "İnileme" sesinin, içindeki dertten, derdin içini oymuş olmasından çıkması.

Kinayede sözün kurgusu, benzetmeye değil, bağlamların böyle ikili anlamlara uygunluğuna dayanmaktadır. Bu sözlerde benzetme ilgisi sezilmektedir; ama benzetmede söz, gerçek anlamla yoruma uygun düşmez. Sözgelimi "altın kalp", "dağ gibi adam" gibi benzetmelerde sözcükleri gerçek anlamlarıyla algılama yolu tıkalıdır.

Ümit Yaşar Oğuzcan'ın aşağıdaki şiiri de kinayeye güzel bir örnektir:

KAN
Kalbime girdin
Koynuma girdin
Kanıma girdin
İşte öldüm
Mezarıma da girsene.

İlk dize "aşk"ı, ikinci dize "cinsellik"i, üçüncü dize "baştan çıkarma"yı, son dize ise "çıkışma"yı dile getirmektedir kinaye yoluyla.

Günlük dil, özellikle deyimler kinaye örnekleriyle doludur: "Görüşmede beni çok terlettiler", "Babam eli sıkı biridir", "Ayağını yorganına göre uzatmayı öğrenmelisin", "Bayramda elini öpünce annemin gözleri dolmuştu."

Behçet Necatigil, bir başka yazınsal sanat olan irsal-i mesel (hazır söz kalıbı olarak deyim ya da atasözü kullanma, irad-ı mesel de denir) yoluyla kinayeli bir deyimi şiirinde kullanmıştır:

Yine parmağı ağzında kaldı
Masumluk akıyordu yüzünden

Gerçek anlam: Parmağın ağızda olması.
Mecaz anlam: Şaşakalmak, hayretler içinde kalmak.

k. İskender'in şu dizelerindeki kinaye de çok güzeldir:

tuncun göğsüne uzanmış sardunya tarihi
polisler babamı ataya götürdüler

Kinayeye çok benzeyen tevriyede ise, sözcüklerin mecaz anlamları söz konusu değildir. Tevriyenin sözlük anlamı, "bir şeyi arkaya atmak, örtmek". Çokanlamlı sözcüğün gerçek anlamlarından ya da sesteş sözcüklerden birinin esas alınıp diğerinin örtülü biçimde söylenmesi ilkesine dayanıyor. Sözlüklerimiz tevriyenin tanımını eksik, dolayısıyla yanlış yapmaktadır. Birden çok anlamı olan sözcüğün yakın anlamının söylenip uzak anlamının kastedilmesi olarak yapılan tanım, aynı sözcüğün birden çok anlam taşıması üzerine kuruludur. Oysa örneklere bakılırsa, tevriye, çokanlamlı sözcüklerden çok, sesteş sözcüklere dayanmaktadır. Uzak anlam-yakın anlam denilen ise, sesteş sözcüklerden birinin yakın anlam olarak söze esas alınması, , diğerinin uzaktan ima edilmesidir.

Şu beyit tevriye (iki anlamlılık, uzak anlamlılık) için güzel bir örnek içerir:

Bu kadar letafet çünkü sende var
Beyaz gerdanına bir de ben gerek

Şiirin akla ilk gelen bağlamına göre, ikinci dizede "ben" sözcüğünün anlamı, "tendeki (genelde) siyah kabartı" anlamındadır. Güzelliği arttırsın, dikkat çeksin diye tene kalemle "ben" kondurulduğunu biliyoruz. Şairin gizli, imalı olarak bu sözcüğe yüklediği anlam ise, birinci tekil kişi adılı olan "ben" göndermesidir. Böylece sevgilisinin ya da o güzelin teninde olabilecektir şair.

Tevriye örneği olarak Zatî'nin şu ünlü beyiti dillerde dolaşırmış bir zamanlar:

Gül gülse dâim ağlasa bülbül acep değil
Zira kimine ağla demişler kimine gül

İkinci dizenin sonundaki "gül", esas ya da yakın bağlamda "gül(mek)" eylemini, imalı bağlamda ise "gül" çiçeğini dile getirmektedir.

Ortaöğretimden geçmiş hemen herkesin az çok bildiği Nef'i'nin dörtlüğü:

Bana Tâhir Efendi kelp demiş
İltifâtı bu sözde zâhirdir
Mâliki mezhebim benim zîrâ
İtikadımca kelp tâhirdir

"Kelp" sözcüğü ilk dizede "köpek" anlamındadır. "Tâhir" sözcüğünün, son iki dizedeki kurguya göre yakın ya da açık anlamı, Mâliki mezhebince "kelb"in (köpeğin), "temiz" (tâhir) kabul edilmesidir: "inancımca kelp tâhir (köpek temizdir). Bu sözcüğün kapalı ya da uzak anlamı ise: "İnancımca kelp (köpek) Tahir'dir." Tariz, "Tâhir/ tâhir" sözcüğü üzerinden yapılmıştır.

Behçet Necatigil'in şu dizelerinde de sesteşlikten yararlanılarak yapılan bir tevriye var:

Biri var pencerede
Pencere önlerinde ağlar duruyor

Kimileri "iham"i ayrı bir sanat olarak almaz, tevriyenin içinde, hatta tevriye ile aynı olduğunu kabul eder. Haksız da değillerdir. İham, tevriye gibi iki anlamlılığa dayanır, ama bu kez yakın ve uzak anlamlar değil, iki ya da daha çok anlamın aynı mesafede, aynı ağırlıkta olması söz konusudur. Hangi anlamın bağlamı daha öndedir, belli değildir; şair bir beceriyle denk getirmiştir. Böylesine eşit bağlamlar aynı dizede olanaklı mıdır, tartışma götürür. İlla biri biraz öndedir. İşte bu tartışma nedeniyle anlaşmazlık vardır.

Geleneksel anlam kurgularını, başka deyişle söz sanatlarını "Kareler" kitabındaki şiirlerle "avangard" şiire taşıyan Behçet Necatigil'in, özellikle "bir / ine" (birine / bir ine), "gelen / siz" (gelen siz / gelensiz), "ben / de a dediysem" (ben de "a" dediysem/ bende "a" dediysem) gibi dize parçalarında, "iham" sanatı bence doruğa çıkmaktadır. Necatigil için, şiirimizin en büyük "iham" ustası dense yeridir.

II /
Geleneksel şiirde sözcüklerin anlamlarını yukarıdaki gibi açıklamak, şiirin bütününe gitmeden dizede kalarak anlam çözümlemeleri yapmak olanaklı. Oysa biliyoruz ki boyutlarını kestiremediğimiz, açıklamakta zorlandığımız, her ele alışta daha başka dünyalara açılabilme olanağı yakaladığımız "çağrışımsal anlam"dadır şiirin asıl gücü. Geçmişteki büyük şairlerde hemen öne çıkan da şiirin bu anlam gücüdür. Ama modern şiir tümüyle yaslanmıştır çağrışımsallığa. Artık sözcüklerin birebir gerçek ya da mecaz anlamlarını açıklamak, şiiri anlayıp yorumlamada çok da işe yaramamaktadır.

Geleneksel üst tabaka şiiri özellikle parçalı okunuyordu. Divan şiirinde parça güzelliğinin esas olduğunu biliyoruz. Halk şiiri, bütünü gözeten parçalı okumaya elverişli. Tanzimatla birlikte parçalı yapıdan bütüne yönelen şiirimiz, geçiş olma niteliği nedeniyle kekeme bir şiirdi. Modern şiirimiz, parçadan bütüne ulaşan bu yapıda çokanlamlılığa, çağrışımsal anlam boyutuna sıçrayarak kurdu kendini. Elbette bireyin karmaşık dünyasına girebilmenin koşuluydu bu; çünkü modern birey karmaşıktı, geçmişin yalın ruhlu kişisi yoktu artık.

İkinci Yeni'yle başlayan, son yirmi otuz yılın şiirinde yeniden ortaya çıkıp bir anlamda sanki- ağırlık kazanan anlayış, şiirde olsun, şiir üzerine yazılan yazılarda olsun, "anlam"ı belli ölçüde öteleyen, "sezgi"yi, parçalı algıyı başat öge yapan bir yol izliyor. Şiiri bütün olarak mı anlamaya çalışacağız, yoksa çözebildiğimiz kadarıyla, parça parça anlamla mı yetineceğiz? Sözcükleri ve imgeleri, kendileri ötesinde ayrıca bir bütünün parçaları olarak mı, yoksa kıyısından köşesinden yakalayabildiğimiz sezgisel, çağrışımsal anlam bulutsuları olarak mı algılayıp estetik hazzı tadacağız?

Sözcükleri istediğimiz yöne çekerek mi kavrayacağız? Şairin niyeti, metnin niyeti, okurun niyeti... Sözün yolu postmodernizme de çıkıyor burada elbet, ama konumuz şimdi daha başka.

"Şiir nasıl okunmalı?" sorusunun yanıtını arayan yola yöneliyorum burada. Şiir; şairin niyetine göre mi, metnin ya da okurun niyetine göre mi okunmalı? Yoksa bir senteze mi başvurmalı? Çok tartışılan, daha da tartışılacak olan bir konu bu.

III /
Bu kadar sözü niye ettim ben şimdi?

Sincan İstasyonu dergisinin eylül sayısında Şahin Taş şöyle yazmış:

"Şiirde anlam konusunda Behçet Necatigil'den tipik bir dize örneği vermek istiyorum:

'Sevincin sesi çıkmıyor'

Ne denmek isteniyor burada?.."

... Edebî metinler, çok katmanlıdır/açık yapıttır/değişik okumalara açık."

Ş. Taş, Necatigil'in bu dizesini, "sevinç" sözcüğü üzerinden dört anlamda yorumluyor. "Sevinç"; 1. Bir kız adıdır, 2. Bir tanıdığımızın adıdır, 3. Kişileştirilen soyut kavramdır, 4. "s" harfi bozuk olduğu için "sevinç" sözcüğü şairin daktilosundan çıkmıyor.

Şiir ya da bir dize böyle yorumlanabilir mi? Necatigil, divan edebiyatındaki gibi "parça güzelliği" ile mi yazmıştır, modern şiir böyle mi okunuyor, yoksa okur şiiri ya da dizeyi istediği gibi yorumlayarak, şiirden bağımsız olarak anlama hakkını mı kullanıyor?

Acaba Necatigil, bırakın "tevriye" sanatını, daha zor olan "iham" sanatı mı yapmıştır bu dizede, hem de dört anlama gelebilecek biçimde? Özellikle son dönem şiirlerinde Necatigil'in bu tür söz ve anlam oyunlarına fazlaca yöneldiğini biliyoruz; örneklerini de verdik önceki satırlarda.

Belki de Behçet Necatigil, geleneksel şiirle modern şiiri, sandığımızdan daha ustalıkla birleştirmiştir.

Bir dizenin, şiirin bütününden kopartılıp bu kadar zorlanması insana garip geliyor. Şiir bütün olarak mı, parçalı ve bütün olarak mı, yalnızca parçalı olarak mı okunup anlaşılmalı?

Evet, şiir nasıl okunmalı?

Sincan İstasyonu dergisi, Ocak 2009, sayı: 17


Nizamettin Uğur || nizamettinugur.gen.tr